Seçmeci bir hafıza ile okunursa tarih hakikati değil, sadece ideolojiyi üretir.

Yayınlama: 26.04.2026
A+
A-

Bugün “din elden gitti.” çığırtkanlığı ile Cumhuriyet’e ve onun kurucu kadrolarına yöneltilen eleştirilerin önemli bir kısmı, tarihi bilinçli biçimde görmezden gelen sakat bir ideolojik zihniyetin ürünüdür.
Bu yaklaşım, Osmanlı’yı kutsallaştırırken aynı Osmanlı’nın dini kesime yönelik sert, hatta acımasız uygulamalarını yok sayar ve hatta bu kesimi o dönem “Saadet” yaşıyormuş gibi sunar.

Örneğin IV. Murad:
Sertliğiyle, otoriteyi tesis etme konusundaki kararlılığıyla bilinen bu padişahın icraatları, yalnızca Celali isyanlarını bastırmakla sınırlı kalmamıştır, Devlet otoritesine zarar verdiğini düşündüğü her unsura karşı, ister asker, ister bürokrat, isterse din adamı olsun, son derece sert tedbirler almıştır.

Bursa yolculuğu sırasında yolların bozukluğundan dolayı İznik Kadısı hakkında verdiği idam emri, bu serliğin çarpıcı bir örneğidir.
Kadı kale kapısına asılır, cesedi üç gün orada bırakılır, teşhir edilir.
Burada mesele sadece bir kadı’nın cezalandırılması değildir, mesele, sorumluluğun keyfî biçimde birine yüklenmesi ve cezanın da aynı ölçüde sert olmasıdır. Kadı’nın cesedinin günlerce teşhir edilmesi, yalnızca bir infaz değil, aynı zamanda bir “ibret politikasıdır”.

Bu olayın ardından dönemin şeyhülislamı Ahizade Hüseyin Efendi devreye girer. İdamın şer’î bir temele dayanmadığını, ilmiye sınıfına bu şekilde muamele edilmesinin devletin meşruiyetine zarar vereceğini ifade eder. Ancak bu uyarı bile bir tehdit olarak algılanır. Şeyhülislam Ahizade Hüseyin Efendi ve oğlu’da idam edilir.

Osmanlı’da “din adamı saygınlığı ya da dokunulmazlığı” diye bir durum hiçbir zaman var olmamıştır. Aksine, devlet politikalarına “eleştiri” söz konusu olduğunda, en yüksek dinî otoriteler dahi terddütsüz sürülmüş, hapsedilmiş, tasfiye edilmiştir.
Bu durum tek vaka değildir. Osmanlı tarihinde başka şeyhülislamlar da benzer akıbetlerle karşılaşmıştır:
Molla Kabız, Şeyh Bedreddin, Hamza Bali en bilinenleridir ve idam edilmişlerdir.
Ebussuud Efendi gibi güçlü isimler bile görevdeyken sürekli siyasi dengeyi gözetmek zorunda kalmış, padişah iradesinin aksine hareket edememiştir.
Daha da önemlisi, Osmanlı’da idam edilenler yalnızca Şeyhler, Mollalar, Hocalar değildir. Vezirler, sadrazamlar ve hatta şehzadeler bile sistematik biçimde idam edilmiştir, çünkü Osmanlı modern anlamda hukukun üstünlüğüne değil, “devletin bekası” adına merkezî otoritenin mutlaklığına dayanır.
Şimdi şu soruyu sormak gerekir:
Eğer mesele gerçekten “din adamlarına yapılan zulüm” ise, neden Osmanlı döneminde idam edilen şeyhülislamlar, din adamları üzerinden bir hassasiyet geliştirilmez? Neden Şeyh Bedreddin’in idamı, bugünkü söylemlerde bir travma olarak yer almaz? Şeyhler, mollalar, Hocalar niye hiç dillendirilmez?
Cevap oldukça nettir.
Çünkü dertleri din, din adamı değildir.
Dertleri Atatürk’tür, dertleri Cumhuriyettir
Çünkü mesele tarihsel adalet ya da dinî hassasiyet değildir.
Mesele, modern Türkiye’yi karalamak, Din’i hassasiyetler üzerinden düşmanlık yaratmaktır

Osmanlı’nın din adamlarını idam etmesine “Devlet gereğidir.” diyen bu sözde dini çevre,
konu Cumhuriyet’in laiklik politikalarına gelince “Dine saldırıdır.” demektedir. Bu yaklaşım, tarihsel gerçeklikten değil, ideolojik bir nefretten beslenmektedir.
Osmanlı’yı “dinin koruyucusu”, Cumhuriyet’i ise “dinin karşıtı” olarak sunan anlatı, tarihsel verilerle desteklenmeyen, kurgusal bir propagandadır.
Osmanlı gerektiğinde din adamını asmıştır, sürmüştür, susturmuştur. Cumhuriyet ise din adamını değil, dinin siyasal araç haline getirilmesini sınırlamıştır.

Bugün yapılan şey; En üst düzey din adamından, müridine kadar tolerans göstermeyen ve en ağır cezayı uygulayan bir dönemi romantize edip, diğerini ise şeytanlaştırmaktır.
Bu tek yanlı ve kötücü bakış, tarih okuma değildir, ete kemiğe bürünen nefretin, şeytani bir algı yaratma çabasıdır.

Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.